Now Reading
Türkiye`de Akademik Özgürlük ve Sivil Ölüm

Türkiye`de Akademik Özgürlük ve Sivil Ölüm

Bu yazı siyasi bir söylem amaçlanmadan yazılmış olup, atıf yapılan siyasi görüşler, oluşumumuzdaki diğer yazarlarla doğrudan veya dolaylı olarak ilişkilendirilemez.

‘‘Listede Türkiye`nin yanı sıra Afganistan, Yemen, Hindistan, Güney Afrika, Çin, Rusya…’’

Sıklıkla birlikte anıldığı, gelişen dünyanın ve demokrasinin ak yüzü olan kader yoldaşları ile ülkemiz, dış mihraklar tarafından yine hangi konuda iftiraya uğramış diyeceksiniz. Refah düzeyi, basın özgürlüğü, liberal rejimler, karizmatik dünya liderleri (bir tanesi diğerlerinden daha liderdir), hiçbir şeyden memnun olmayan halk dışında bir yeni liste daha bu nadide ülkelerimizi -kaderin oyununa bak- bir araya getirdi: Akademik özgürlüğün tehlike altında olduğu ülkeler listesi. Uluslararası sivil toplum kuruluşu ‘Risk Altındaki Akademisyenler’ (SAR) tarafından yayınlanmış olan “Free to Think (Düşünmekte Özgür) 2020” raporunda1 “Kuşatma Altındaki Üniversite: Türkiye’nin Felç Halindeki Akademik Topluluğu” alt başlığıyla incelenen Türkiye’de akademik baskının ‘’Dramatik bir şekilde’’ başlayışı olarak ‘’Barış İçin Akademisyenler ‘’ vakası gösteriliyor. Cumhurbaşkanımızın bu akademisyenleri tanımlamak için kullandığı “müsvedde”, “karanlık”, “zalim”, “alçak” vb. sıfatlar hangi bağlamda kullanırsa kullansın, bahsedilen kişinin bu sıfatları hak edebilmek için yüksek ihtimalle tweet attığı, işe gittiği, kitap okuduğu, bankaya para yatırdığı veya ekmek almaya gittiği konusunda bize ipuçları verse de,olayı kısaca özetlemek gerekirse:“Barış İçin Akademisyenler” inisiyatifi tarafından 2016’da imzaya açılan, Kürt nüfusunun yoğunlukta olduğu illerde sokağa çıkma yasakları ilan edilmesiyle güvenlik güçleri tarafından yürütülen operasyonlara tepki göstermek amacıyla yayınlanan, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı  bir bildiri bütün bu yaygaraya sebep olan. Bahsedilen ‘’müsvedde’’ akademisyenlerin bazıları Sorbonne, Harvard, Viyana gibi dünyanın önde gelen üniversitelerinde, büyük bir çoğunluğu ise ODTÜ, Boğaziçi, Galatasaray gibi kurumlarda görev yapıyor. Daha doğrusu yapıyordu. İdari ve cezai soruşturmalarla görevlerinden uzaklaştırılana, işlerinden ihraç edilene kadar. Fakat pek çok konuda olduğu gibi akademik özgürlük konusunda da dönüm noktası 15 Temmuz sonrası OHAL oldu. KHK’larla hukuksuzca işten çıkarılan ve pasaportları iptal edilen akademisyenlerin kariyerlerinden, geçim araçlarından, başka bir ülkede hayata yeniden başlayabilme olanağından mahrum bırakılmaları ise -cihan devletimize karşı hain bir karalama kampanyasından ibaret olan- raporda ‘’sivil ölüm’’e mahrum edilmek olarak tabir ediliyor. İhraç edilen akademisyenlerin %97’si kendini Türkiye’de güvende hissetmiyor, %93’ü ise komisyon tarafından işine iade edilse bile üniversite ortamında süreğen bir tehdide maruz kalacağını düşünüyor. Zaten haklarında başlatılan işlemlere mahkeme önünde itiraz edebilmeleri için önce başvurmaları gereken ‘’ Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu’’nun ihraçlardan bizzat sorumlu olan yürütme kurumu -ki bu kurumumuz tek kişilik dev kadrosuyla sadece bunu değil pek çok farklı görevi üzerine vazife olmamasına rağmen üstlenerek milletimize hizmet vermektedir- tarafından atanan bir idari organ olmasındaki ironi, komisyonun yapılan itirazlara geri dönüş süresi ve yapılan olumsuz geri dönüş oranının yüksekliği göz önünde bulundurulduğunda işlerine iade edilirlerse ne olacağına dair varsayımlarda bulunmanın, yaşadıkları geçim kaygıları, damgalanma, devleti yıkma planları, anksiyete ve travma sonrası stres bozukluklarından dolayı yeterince ağrıyan terörist beyinlerini daha da yormaktan başka pek de bir işe yaramayacağı görülmekte.

Okuyucularımız arasında Türkiye Cumhuriyeti’nin herhangi bir döneminde, herhangi bir şehrinde, herhangi bir etnik kökene, siyasi görüşe ve/veya inanışa sahip olan/ olmayan; düşük, orta veya üst gelirli herhangi bir ailesine mensup olmak suretiyle ‘’özgürlük’’ konseptine pek aşina olmayan, ne anlama geldiğini tam olarak bilmeyenler olabileceğini varsayarak Türkiye’deki akademik özgürlüğün tarihine kısaca değinmek istiyorum. Türkiye’de akademik özgürlük neredeyse yüz yıldır ve öncelikli olarak üniversite özerkliği kavramı üzerinden tartışılmakta. Darülfünun’da rektörlerin, kurumun kendi eğitim görevlileri tarafından belirlenmesini2 İstanbul Üniversitesi’nin kurulup rektörün dönemin Milli Eğitim Bakanı’nın önerisiyle ve daha sonra 1946’da çıkarılan yasayla üniversite bünyesindeki fakültelerin profesör kurulları tarafından belirlenmesi izledi.

“Darülfünun ilmî
muhtariyeti haizdir”

”Darülfünun-ı Osmanî Nizamnâmesi”

61 Anayasa’sına eklenen “Üniversiteler ancak devlet eliyle ve kanunla kurulur. Üniversiteler kendi seçtikleri organlar tarafından yönetilirler.” ifadesiyle ile yükseköğretim alanı anayasal düzenleme haline getirildi. 1980 askeri darbesinin ardından çıkarılan Anayasa’da ise üniversite özerkliğini tartışmalı hale getiren “Rektörlerin Cumhurbaşkanı tarafından’’ atanmasını öngören bir düzenlemeye yer verildi. 1992 yılında yapılan düzenlemeyle ise rektörlük seçimleri günümüzdeki halini almaya başladı ve öğretim üyeleri arasından seçilen altı üyeden üçünün YÖK tarafından belirlenip atanmak üzere Cumhurbaşkanı’na sunulması hayata geçirildi.

Türkiye’nin gözyaşı, entrika, komplo, ötekileştirme, darbe dolu, Brezilya dizisi tadında, çalkantılı siyasi tarihine paralel değişen inişli çıkışlı, sadece akademik özerkliği de değil düşünce özgürlüğünü de kapsayan akademik özgürlük kavramı ise diğer siyasi, ekonomik, ideolojik tartışmaların gölgesinde, gün yüzüne çıkıp hakkettiği kadar gündeme gelebilmek için bir mucize bekleyen, ikinci sınıf ünlü polemikleri, menemen soğanlı mı soğansız mı olur tartışması kadar değer göremeyen temel insan hak ve özgürlükleri sorunları arasında -tebrik ediyoruz- yerini aldı.

Peki tarih boyunca rektör seçimi, ifade özgürlüğü, siyasi tartışmalar derken bir oraya bir buraya savrulan, Reis-i Cumhur’umuzun gönlünce düzenlediği, ektiği, biçtiği, KHK’ladığı, vatan hainlerinden temizleyip AK’layıp pakladığı yüksek öğretim kurumlarının günümüzde geldiği son nokta ne? Yazının başında bahsettiğim -dış mihraklarca yazılan- SAR raporuna göre kalan akademisyenler arasında KHK ile işten çıkarılma korkusu yaşadığını ifade edenlerin oranı yüksek. Üniversitelerimiz hem öğrenciler hem de öğretim görevlileri için adeta bir mayın tarlası haline gelmiş durumda. Yayınlarda ve katıldıkları akademik etkinliklerde uzman bilgisi ve görüşü paylaşma konusunda kendilerini özgür hissetmeyen akademisyenlerimiz ayrıca Kürt sorunu, -affedersiniz- Ermeni soykırımı, LGBTQ+ hakları gibi konularda otosansür -gerçi ülkemizin sansür mekanizması halihazırda yeterince iyi işliyor ama- uyguladıklarını kabul ediyor. Fakat akademik özgürlük yönünde gelinebilecek son noktayı bize Boğaziçi örneği gösterdi. Yapılan baskılara, gözaltına, polis şiddetine rağmen süren protestolarda ise takdir edilmesi gereken asıl direnişçi, kayyum rektör atamasına karşı temel haklarını, özgürlüklerini aramak gibi doğal bir tepki gösteren -belki de Türkiye’nin en başarılılarından olan- öğrenciler değil, kararlılığı, azmi ve yüzsüzlüğüyle hediye olarak aldığı görevine devam etme başarısını gösteren sayın Melih Bulu’dur. ‘’Yani seçmek diye bir şey yok’’, ‘’Kapı kırıkmış, arkadaşlar öyle pratik bir çözüm bulmuş’’, ‘’Belki birkaç tane görsel sunmak lazım, mesela bir ufak çatışmada roketimiz gitse bir gemiye vursa herkes de görse.” gibi açıklamalarından belli olacağı üzere entelektüel donanımı ve ifade kabiliyeti nispeten düşük olan Bulu’nun tüm bu engellere rağmen Türkiye’nin en başarılı üniversitelerinden birine rektör oluşu ise anlamasını bilenler için ilham verici, gerçek bir başarı hikayesi. Fakat yine de kişisel görüşüm, yasama, yürütme, yargı, araştırma, geliştirme, bilim, sanat, spor gibi pek çok sorumluluğu tek başına sırtlayan Cumhurbaşkanı’mızın rektör olarak doğrudan kendisini atmasının daha doğru olacağı yönünde.

Her biri ileride Türkiye’nin kaderini belirlemeye aday olan genç ve dinamik fikirleriyle Türk gençliğini -en azından bir kısmını- ve yaşadıkları gelecek kaygısını temsil eden Boğaziçi öğrencilerinin direnişlerinin bu işleyişi değiştirip değiştirmeyeceğini zaman gösterecek ama böyle giderse sadece akademik özgürlük değil, altından her seferinde farklı etnik kökenlere, inançlara, fikirlere, cinsiyetlere, siyasi görüşlere uygulanan sistematik baskı, toplumda kendine yer edinmiş sevgisizlik, hoşgörüsüzlük ve insana verilen değerin eksikliğinden çıkan pek çok sorunun, öyle ya da böyle her yaştan her görüşten insanın canını yakmaya devam edeceği kesin. 


  1. Human Rights Foundation of Turkey. FREE TO THINK 2020: Scholars at Risk Akademik Özgürlük İzleme Projesi Raporu. https://www.scholarsatrisk.org/wp-content/uploads/2020/12/SAR-Free-to-Think-2020-Turkey.pdf
  2. II. MEŞRUTİYET DÖNEMİNDE DARÜLFÜNUN. (2008). Dergipark, 42. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/13211

Kapak fotoğrafı Halil Ibrahim Cetinkaya tarafından çekilmiştir

Nasıldı bu ?
Aydınlatıcı
2
Ciddili
3
Dantelsi
0
Geliştirilmeli
0
Kafa Karıştırıcı
0
Yorumları Göster (0)

Yorum yaz

E-mail adresin hiçbir şekilde paylaşılmayacaktır .

Tüm hakları saklıdır.

© 2021 Dantelz 

Yukarıya Dön