Now Reading
TÜRKİYE NEDİR, NE DEĞİLDİR?

TÜRKİYE NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Konumuz 21. yüzyıl Türkiyesi. Türkiye Cumhuriyeti, esası ve mantığı itibâriyle bir doğu devleti olduğu için, ona göre muamelede bulunmak daha münasiptir. Türkiye’nin Avrupa devletleri gibi birtakım “ Aydınlanma Çağı“ yada “Çağları“ yaşamamış olması, bir çok hususta eksik kalmasına neden olmuştur.  

Avrupa’nın “Aydınlanma Çağı“ yaşamış olması, milletleri tarafından birtakım şeylerin idrâki ve anlaşılması cihetinde bir açıklığa sebebiyet vermiştir. Bu durum netîcesinde Aydınlanma Çağı ve aydınlanma felsefesi hasebiyle, insanları okumaya ve sorgulamaya sevk etmiştir.  

Yukarıda da belirttiğim gibi, Avrupa’nın yaşamış olduğu tam üç aydınlanma dönemi mevcuttur: 

  1. Rönesans  
  1. 18. Yüzyıl “ Aydınlanma Çağı“ 
  1. 19. Yüzyıl ve Endüstrileşme 

Rönesans ile birlikte gelen “Hümanizm“ akımı, insanların ve daha çok bilginlerin (aydınların) yollarını açmıştır. Bu dönemde birtakım gelişmeler gerçekleşmiş olup, neredeyse her alana etki etmiştir. 

Edebiyat, felsefe, astronomi, sanat, matematik gibi alanlardaki terakkiye bakılırsa, bu dönemin; antik çağa bir geçiş dönemi olduğunu anlamak mümkündür.   

Osmanlı’nın yayılmacılık politikasının tesir ettiği yerler daha çok Balkan coğrafyası olduğu için, az çok bu dönemden nasîbini almış olsa da, tam ma’nâsıyla bir “Rönesans“ yaşamamıştır.  

Islam dîni bahanesiyle, resim ve bilim gibi hususlarda bu dönemde Avrupa’ya nazaran daha çok geride kaldığı söylenebilir.  Osmanlı’nın yapısı itibâriyle Fiskalist ve Gelenekçianlayışa sâhip olması,İslam dîninden çok (şeriat) örf- şiar ile  ilerlemiş olması muhtemeldir. Bu durum neticesinde, bâzı konularda ciddi derecede uzak durmayı tercih etmiştir.  

Osmanlı’daki , 17. ve 18. Yüzyıllarda çok geride kalmıştır. Örf-i sistem hep devl bilim et ve halk tarafından tercih edilip, kabul gördüğü için, zaman zaman yenilikçi aydınlara kötü muamelede bulunulmasını da anlayabiliriz. Öyle ki, yeniliklere ölümüne düşman olan yeniçerilerin sürekli olmak sûretiyle hem devlete, hem millete zarar vermesi neticesinde onları ortadan kaldırmak isteyen 3. Selim, yine onlar tarafından katledilmiştir.  

17. YÜZYIL VE KUTSAL İTTİFAK SAVAŞLARI 

Osmanlı İmparatorluğu, 17. Yüzyılın sonundaki Viyana kuşatması akabinde, Avrupa ile büyük bir savaşa girmiştir (Osmanlı-Kutsal İttifak Savaşları). 

Osmanlı-Kutsal İttifak Savaşları’nın sonucunun, Osmanlılar aleyhinde olması ve bu savaşın ciddi zâyiâta sebep olması, Osmanlılar adına hem maddî, hem mânevî bakımdan tamâmen bir hüsran ve felâket ile netîcelenmiştir. 

Bu savaş, aynı zamanda Avrupayı çokça hafife alan Osmanlı’nın bir farkındalığa sürüklediğini, resmî de olsa Avrupa’nın gücünü kabul etmek durumunda kaldığını söyleyebiliriz.  

Osmanlı, Yükselme  döneminden beridir Garp’ın (batı) aşağılık nitelikte olduğunu, onların teknolojilerine ve bir çok kültürel, stratejik ve dönemin akademik bilimleri gibi bilgilerine gerek görmediklerini anlayabiliriz. Bunun için en güzel örneklerden biri, Kânûnî Sultan Süleyman’ın, Fransa Kralına yazdığı cevaptır: 

Hazret-i izzet cellet kudretuhu ve allet kelimetuhunun (Allah’ıninâyeti ve mühr-i sipihr-i nübüvvet ahter-i burc-i fütüvvet-pişvâyı zümre-i enbiyâ muktedâ-yı fırka-i asfiyâ Muhammed Mustafâ’nın sallallahu aleyhi vesellem mu’cizât-ı kesîretü’l-berekâtı ve dört yârinin –kiEbubekir, Ömer, Osman ve Ali’dir– rıdvanullahi aleyhim ecma’in onların ervâh-ı mukaddesesi mürâfâkâti ile (Mektubun bu satırlarından sonra Sultan Süleyman’ın tuğrası vardır ve tuğrada bilindiği üzre Süleyman Şah bin Selim Şan Han el-muzaffer dâimâ yazılıdır) 

Ben ki sultânü’s-salâtin ve burhânü’l-havâkîn tâcbahş-ı hüsrevân-ı rû-yi zemîn zillullâhi fi’l-arâzîn (bkzAllah’ın yeryüzündeki gölgesi demektirAkdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rûm’un ve Vilâyet-i Zülkadriyye’nin ve Diyâr-ı bekr’in ve Kürdistân’ın ve Azerbaycan’ın ve Acem’in ve Şam’ın ve Haleb’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medîne’nin ve Kudüs’ün ve külliyyen Diyâr-ı Arâb’ın ve Yemen’in ve dahi nice memleketlerin kiâbâ-yı kirâm ve ecrâd-ı izâmım enârallâhu berâhînehüm kuvvet-i kahireleriyle feth ettikleri ve cenâb-ı celâdet –me’âbım dahi tîğ-ı ateş-bâr ve şimşir-i zafer-nigârım ile feth eylediğim nice diyârın sultâ ve pâdişâhı Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Hân’ım, Sen ki Françe Vilâyeti’nin Kralı François’sin 

Diye devâm eden bu mektuptaki enâniyetin önde tutulmasının asl-î gâyesi, müslüman bir hükümdârın dînen gayr-i müslim bir hükümdar ile eş değer olmadığını ve olamayacağını vurgulamaktır. Işte buradaki misal gibi, Osmanlı 19. Asra kadar bu anlayışta kalmıştır. Bu da onlarla (ecnebi) olan münâsebetin çok sınırlı olmasına sebep olup, fiskalizmin tesirini göstermiştir.  

17. asrın sonu, bir hüsran ve gerileme eğiliminin açıkça göstermeye başladığı, yavaş yavaş Avrupa’nın daha güçlendiği bir döneme girdiğinin sancısı olmuştur. Yine bu dönemde İslam câmiâsı ile Avrupa’nın yerleri takas etmeye başlamış, şu an orta doğu coğrafyasında ne gibi büyük sıkıntılar çekiyorsak, bunun başlangıcı yine 17. Yüzyıl sonuna tekabül eder.  

KISACA BİR 18. YÜZYIL AÇIKLAMASI 

Açıkçası 18. Yüzyılın Osmanlı’sını anlatırken, hem türklerin, hem de islam târihinin diğer dönemleriyle mukâyese etmekten imtinâ ediyorum. Zîrâ şüphesiz islam ve türk dünyâsının en can sıkıcı dönemi olması çok muhtemeldir. Bu dönemde olan olaylara kısaca bakalım: 

  • Istanbul Antlaşması (1700) 
  • Lale devri (1718-1730) 
  • Patrona Halil İsyânı (1730) 
  • Belgrad Antlaşması (1739), Osmanlı aleyhine* 
  • Rus-Çerkes savaşları (1763 den itibâren), soykırım söz konusudur. 
  • Küçük Kaynarca Antlaşması 1774 (Kırımdaki haklarımızı kaybettik) 
  • Fransız İhtilâli (1789) 
  • Yaş Antlaşması (1792; Kırım tamamen kaybedilmiştir, kafkaslarda ve Romanyada bir takım haklarımız ve topraklarımızdan vazgeçmek durumunda kaldık) 

Diye devam ediyor… 

Istanbul antlaşmasını ortadan çıkarırsak, bu dönemde Osmanlı komşusu her devlet, yine Osmanlı’dan küçücük birer parça alarak ve yıpratarak, Osmanlıyı kesin bir uçuruma doğru sürüklemiştir. Yazmış olduğum olaylar dışında, celâli isyanları, sürekli padişah değişimi, doğal olaylar (misal olarak 1756 Istanbul yangını) gibi pek çok farklı sıkıntı vukû bulmuştur. Hele ki Mısır’ın işgâli, milliyetçilik akımı ve buralarda çıkan teçhizat sıkıntısını anlatmaya gerek dahi görmüyorum… 

19. YÜZYIL VE CÜMHÛRİYET 

17. ve 18. Yüzyılların açıklaması ardından, baştaki asıl mevzûmuza geri dönelim. Türkiye aslında nedir? Yada ne değildir?  

Bir çok yazar & tarihçi, Türkiye’nin avrupa ruhlu bir devlet olduğunu öne sürerken, bir kesim de aksine tamâmen bir doğu devleti olduğunu söyler. Yine başta bahsettiğim üzre, Türkiye terminolojik bakımdan ve mantîkî olarak bir doğu devleti olduğu kanıksanamaz.  

19. yüzyılın girişi sıkıntılı olsa da, ilk yarım yüzyılı, yine sonuna nazaran çok daha iyidir. 2. Mahmud’un vefâtı üzerine cülûs eden (tahta çıkan) vekil-i erşed-i ekber –ki bu Sultan Abdülmecid’dir- Osmanlı’daki ihrâcat oranını %80 artırarak, Osmanlı târihinde yapılmamış bir girişime imzâ atmıştır.  Bu, aynı zamanda Osmanlı’nın kökten Fiskalist anlayışı terk ettiğinin delili niteliğindedir.  

Osmanlıların zamanı itibâriyle yalnızca kara savaşlarına daha çok ihtimam gösterdikleri için ve türklerin hem islâmiyet sonrası hem islâmiyet öncesi avcılık ve göçebe bir hayat yaşadıkları için, okuma kültürü gibi bir takım alanlarda noksan kalmışlardır. Bu hâlihazırda 

devam etmektedir maalesef.  

Matbaanın Osmanlılara geç gelmesini, sayın İlber Ortaylı, Türklerde okuma kültürünün olmadığını ve matbaanın da gerek görülmediğini savunur.  

Haklı olarak 18. Yüzyılda Avrupa bir aydınlanma yaşayarak, okuma kültürünü edinmiştir. Bir dogmaya bağlanmamak istediği için halk, artık inanmaya değil, bilmeye doğru bir adım atarak en azından ufak adımlarla okumaya teşvîk olmuştur. Bunun başlıca sebebi, onların Kralları veya İmparatorları zevk-ü sefâ içersinde yaşarken, halkın da açlıktan kırılması ve onlara diğer sınıflardaki (kast sistemi) görevlilerin zulmetmesi çok olağandır.  

Fakat bizim devleti değerlendirirsek, bu sonuca varamayız. Osmanlıda, bir veya iki büyük halk isyânı hâricinde halkın, kendi hükûmetine veya Pâdişâhına bağy (isyan) etmediğini görebiliriz.  

Çünki Osmanlı’da halk, üstte tutulur, ticâret çok büyük önem arz ederek, herkes hakkını alırdı. Açlık düşünüldüğü gibi yerlerde değil, gâyet insanların yaşaybileceği ve hayatlarını idâme edebileceği kadar da olsa bir refah seviyesi  ve imkân mevcuttu. Bundan dolayı da Osmanlı’ya  bir çok şey gelmemiş veya çok geç gelmiş olması açıktır.  

Osmanlı’dan avrupaya giden bir takım türk cemiyetleri (Fransa başta olmak üzre), büyülenmiş olmaları muhtemel, Osmanlıya geri geldiklerinde fikirleri de değişmiştir. Bunların adları Jön Türkler dediğimiz güruh olmuştur.  

Tanzimatçılar, Osmanlı’nın kökten değişmesine vesile olmuş büyük bir kitledir. Tanzimat Fermânını ilân eden Sultan Abdülmecid ve diğer Tanzimatçı gruplar, Türkiye Cümhûriyeti’nin temellerini atmış kişilerdir. Tanzimat fermânıyla, ilk defâ Pâdişah, kendi haklarından Ferâgât etmiştir. Meclisler kurulmaya başlanmıştır. Mutlak monarşi, yavaş yavaş yerini Meşrûtiyete ve daha sonra Cümhûriyete bırakacaktır.  

Bu durum bir bakımdan iyi olsa da, bir açıdan da kötüdür. Mes’ele, Osmanlıların bir aydınlanma yaşamamasıdır.  

33 yıllık hakimiyetinde Sultan 2. Abdülhamid, 2 defâ zorla İttihatçılar tarafından Meşrûtiyet ilan etmek zourunda kalmıştır. Fakat dediğim gibi, aydınlanma yaşamamış bir millet, dogmaya bağlı olmaya mahkûmdur ve bu insanlar çok kolay bir biçimde elde oynatılabilecek potansiyele sahiptirler. Düşünemeyen, düşünse bile başında bir liderin olmasını isteyen ve kendi bağımsız hareket edemeyen bir kitle oluşmuştur. Osmanlı ve Türkiye, maalesef örf-i gittiği için bu sorun hiç bir zaman çözülemedi. Türkiye Cümhûriyeti Vatandaşının bu kadar çok kutuplaşması ve sürekli siyâsi tartışmalarla insanlara kendi fikirlerini dayatmalarının sebebi de budur. Ilerlemek için muhakkak bir eğitim şarttır. Fakat bunu vatandaşın eğitim sistemini baltalayarak yada fırsat vermeyerek elde edemeyiz. Türkiyede sistem sıkıntısı, eğitim eksikliği ve böyle kutuplaşmaların her aland olması, maalesef bizim halkın örf-i gittiğinin çok açık bir göstergesidir.  

Bu yazımın artık yavaşça sonuna gelmeden önce, Türkiye’nin hem Avrupa, hem de Doğu devleti olduğunu söyleyebilirim. Çünkü türkiye dediğimiz yerin coğrafyasında, yalnızca türkler değil, rumlar, kürtler, pomaklar, lazlar vb. Gibi bir çok etnik yapı vardır ve bunun üzerine kurulmuştur. Osmanlı’nın yayıldığı yegâne coğrafya, yine Balkan yarımadası olmuş, oradaki büyük bir nüfus, Osmanlı yıkıldıktan sonra da Türkiyeye göç etmiştir. 

Hem Osmanlı, hem Türkiye, sahip olduğu coğrafyanın batısını etkin kılmıştır. Burdan aslında bir batı devleti olma girişimi vardır. Ondan dolayı Türkiye için ikisi de söylenebilir. Ama Türkiye’nin kültürel ve düşünce yapısı tamâme doğudur.  

Milletimin ve Devletimin iyi günler görmesi dileği ile… 

Nasıldı bu ?
Aydınlatıcı
1
Ciddili
0
Dantelsi
0
Geliştirilmeli
4
Kafa Karıştırıcı
0
Yorumları Göster (0)

Yorum yaz

E-mail adresin hiçbir şekilde paylaşılmayacaktır .

Tüm hakları saklıdır.

© 2021 Dantelz 

Yukarıya Dön